Bir mahallede düşünün; bir kişi var. Her konuda söz sahibi. Hangi sokağa asfalt dökülecek, park nereye yapılacak, hangi dükkân açılacak, kim ne yapacak… Herkes onun fikrini soruyor. Ama işler kötüye giderse ortada ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Park yanlış yere yapıldı mı? “Ben karar vermedim.” Bütçe boşa mı harcandı? “Ben sadece tavsiye verdim.” İşler iyi gidince başarıya ortak, işler kötü gidince sorumluluk başka yerde.

Aslında bugün sadece mahallede değil, şirketlerde, kurumlarda, ekonomide ve hatta günlük hayatın birçok alanında buna benzer bir durum görüyoruz: Yetkisi yüksek ama sorumluluğu sınırlı aktörler.

Bu ilk bakışta küçük bir mesele gibi görünebilir. Fakat toplumların işleyişinde ve ekonomilerin sağlıklı çalışmasında ciddi sonuçlar doğurabilen bir durumdur.

Bir gemi düşünelim. Kaptan köprü üstünde duruyor ve dümeni çeviriyor. Rotayı belirliyor. Hangi limana gidileceğine karar veriyor. Ama fırtınada gemi zarar görürse “Bu benim sorumluluğum değil” diyorsa burada büyük bir problem vardır.

Çünkü yetki ile sorumluluk aynı terazide durmalıdır.

İnsanlar genellikle gücü sever. Karar vermeyi sever. Sözünün geçmesini sever. Çünkü yetki beraberinde saygınlık getirir, görünürlük getirir, bazen de maddi avantaj sağlar. Fakat aynı insanlar işin hesap verme kısmına gelince aynı isteği göstermeyebilir.

İşte sorun tam burada başlıyor.

Bir kurumda yönetici düşünelim. Çalışanların görevlerini değiştirebilir, kararları yönlendirebilir, bütçeleri kullanabilir. Fakat işler kötü gittiğinde hiçbir bedel ödemiyorsa çalışanlar zamanla şunu düşünmeye başlar:

“Kararı o veriyor ama sonucu biz çekiyoruz.”

Bu düşünce zamanla çalışma isteğini azaltır.

Çünkü insanlar adaletsizliğe karşı çok hassastır.

Bir iş yerinde aynı emeği veren iki kişiden biri sürekli karar alıyor, fakat yanlış kararlarının yükünü taşımıyorsa diğer çalışanlarda huzursuzluk oluşur. İnsanlar sadece maaşa değil, adalet duygusuna da bakarlar.

Ekonomide de benzer örnekler vardır.

Bazen büyük kararlar alınır. Büyük yatırımlar yapılır. Riskli adımlar atılır. İşler yolunda giderse övgüler havada uçuşur. Ancak işler kötü giderse maliyet toplumun geneline yayılır.

Kâr belli bir kesime ait olurken zarar milyonlarca insanın omzuna yüklenebilir.

Vatandaş ise doğal olarak şunu sorar:

“Eğer kararları siz aldıysanız, sonuçlarına neden biz katlanıyoruz?”

Bu soru son derece haklıdır.

Çünkü sağlıklı sistemlerde güç ile hesap verme mekanizması birbirinden ayrı düşünülmez.

Bir aile içinde bile böyledir.

Evde herkesin harcamalarına tek bir kişi karar veriyorsa ve yanlış kararların sonuçlarını diğer aile üyeleri çekiyorsa ev içinde huzursuzluk çıkar.

Bir süre sonra insanlar kararlara güvenmemeye başlar.

Toplumlar da aslında büyük aileler gibidir.

Güven çok zor oluşur ama çok hızlı yıkılır.

Yetkisi yüksek ancak sorumluluğu sınırlı olan yapılar güveni sessiz şekilde aşındırır.

Bu durumun daha tehlikeli tarafı ise “hata yapma cesareti” üretmesidir.

Çünkü insanlar yaptıkları yanlışın bedelini ödemeyeceklerini düşünürlerse daha fazla risk almaya başlar.

Bir sürücü düşünün.

Eğer hız sınırını aşmanın hiçbir cezası olmayacağını bilirse daha dikkatsiz davranabilir.

Fakat kuralların ve sonuçların olduğunu bilen biri daha dikkatli hareket eder.

Yetki ve sorumluluk arasındaki ilişki de buna benzer.

Sorumluluk ortadan kalktığında yetki bazen kontrolsüz bir güce dönüşebilir.

Tarih boyunca birçok kurumun zayıflamasında da benzer durumlar görülmüştür.

Karar alma gücü belirli alanlarda yoğunlaşmış ama hesap verme mekanizması aynı ölçüde güçlenmemiştir.

Başlangıçta işler hızlı ilerler.

Çünkü tek merkezden karar almak kolay görünür.

Fakat zaman içinde küçük hatalar büyümeye başlar.

Kimse yanlışları açıkça söylemek istemez.

Kimse hesap sormaya cesaret edemez.

Sonunda sistem yavaş yavaş kendi ağırlığını taşımakta zorlanır.

Sağlam sistemler yalnızca güçlü insanlarla kurulmaz.

Sağlam sistemler güçlü kurallarla kurulur.

En önemli kurallardan biri de şudur:

Yetki arttıkça sorumluluk da artmalıdır.

Karar alma gücü büyüdükçe hesap verme yükümlülüğü de büyümelidir.

Çünkü gerçek güç yalnızca karar vermek değildir.

Gerçek güç, verilen kararın sonucunun arkasında durabilmektir.

Bir toplumun, kurumun ya da ekonominin sağlıklı çalışması için sadece “Kim karar veriyor?” sorusunu sormak yeterli değildir.

Bir soru daha gerekir:

“Kararın hesabını kim verecek?”

İşte bazen en önemli soru budur.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar