Bugün sokakta, iş yerinde, okulda, hatta aile sohbetlerinde bile sık duyulan bir cümle var: “Artık iş bulmak için emek yetmiyor, birini tanımak gerekiyor.” Bu cümle, sadece bir yakınma değil; toplumun geniş kesimlerinde yerleşmiş bir “algının” özeti. O algının adı da kayırmacılık.

Kayırmacılık dediğimiz şey, en basit haliyle, bir işe, göreve ya da imkâna hak edenin değil de bir şekilde “yakın olanın” seçilmesi olarak anlatılır. Bu yakınlık bazen akrabalık olur, bazen arkadaşlık, bazen aynı çevreden olmak, bazen de sadece “tanıdık bir kapıyı çalabilmek”. İşte sorun da tam burada başlıyor: İnsanlar artık emekten çok bağlantının işe yaradığını düşünmeye başlıyor.

Bu algı güçlü olduğunda, toplumun moral dengesi de değişiyor. Çünkü insanlar “ne kadar çalışırsam çalışayım değişmiyor” hissine kapıldığında, sadece bireysel motivasyon değil, toplumsal güven de zedeleniyor. En çok da gençler etkileniyor. Üniversiteyi bitirmiş, yabancı dil öğrenmiş, kendini geliştirmiş bir genç, karşısında kendinden daha az donanımlı ama “daha iyi bağlantılara sahip” birini gördüğünde, ister istemez şu soruyu soruyor: “Ben neyi eksik yaptım?”

Aslında bu sorunun cevabı çoğu zaman bireysel eksiklik değil, sistem algısıyla ilgili bir mesele. Çünkü kayırmacılık algısı, her zaman gerçek bir olguya dayanmasa bile, yaygınlaştığında gerçek etkiler üretir. İnsanlar adaletin değil, ilişkilerin belirleyici olduğuna inandığında davranışlarını da buna göre şekillendirmeye başlar. Kimisi daha çok “tanıdık aramaya” yönelir, kimisi umudunu kaybedip geri çekilir, kimisi de sistemin dışında kalmayı tercih eder.

Bu durumun en tehlikeli yanı ise sessizce normalleşmesidir. Başta rahatsızlık veren bir durum, zamanla “nasıl olsa böyle” anlayışına dönüşür. İşte o noktada kayırmacılık sadece bir iddia olmaktan çıkar, toplumun zihninde yer etmiş bir “kural” haline gelir. Bu da uzun vadede liyakat sistemini zayıflatır.

Oysa bir toplumun ilerlemesi için en temel ihtiyaçlardan biri, doğru insanın doğru işe gelmesidir. Bir doktorun, bir mühendisin, bir öğretmenin ya da bir yöneticinin bilgi ve becerisiyle orada olması sadece o kişiyi değil, tüm toplumu etkiler. Çünkü hatalı bir seçim, zincirleme sonuçlar doğurur. Sağlıkta, eğitimde, ekonomide ve hatta günlük yaşamın en basit alanlarında bile bunun etkisi hissedilir.

Kayırmacılık algısı sadece kamu kurumlarıyla da sınırlı değildir. Özel sektörde, küçük işletmelerde, hatta mahalle düzeyindeki iş ilişkilerinde bile “kim kimi tanıyor” sorusu zaman zaman “kim ne biliyor” sorusunun önüne geçebilir. Bu da rekabeti bozar, emeği geri plana iter ve en önemlisi, güven duygusunu aşındırır.

Toplumda güven zedelendiğinde ise insanlar daha içine kapanık hale gelir. “Nasıl olsa değişmez” düşüncesi yaygınlaştıkça, toplumsal katılım da azalır. İnsanlar fikir üretmekten, eleştirmekten, yeni bir şey denemekten uzaklaşabilir. Çünkü emek vermenin karşılık bulmayacağına inanmak, en büyük motivasyon kaybıdır.

Ancak burada önemli bir nokta var: Kayırmacılık algısı her zaman gerçeğin tamamını yansıtmayabilir. Bazen tekil örnekler, genelleştirilerek tüm sisteme yayılır. Bir kişinin yaşadığı olumsuz deneyim, tüm yapının adaletsiz olduğu düşüncesine dönüşebilir. Bu da ayrı bir sorundur. Çünkü bu kez de toplum, mevcut olumlu örnekleri görmez hale gelir.

Aslında yapılması gereken şey, iki uç arasında sıkışıp kalmamak. Ne her şeyi “tam adil bir sistem” gibi görmek ne de her şeyi “tamamen bozulmuş” kabul etmek doğru bir yaklaşım olur. Önemli olan, eksiklerin açıkça konuşulabilmesi ve düzeltme mekanizmalarının çalıştırılabilmesidir.

Şeffaflık burada kilit bir kavramdır. Bir karar nasıl alınıyor, kim hangi kriterlere göre seçiliyor, hangi yetkinlikler aranıyor gibi sorular net olduğunda, kayırmacılık algısı da zayıflar. Çünkü insanlar belirsizlikten beslenen şüpheyi değil, somut ölçütleri görür.

Ayrıca liyakat kültürünün sadece kurumlarda değil, toplumun genelinde yerleşmesi gerekir. Aileden başlayan bir eğitim anlayışı, okulda devam eden bir sistem ve iş hayatında güçlenen bir uygulama ile bu kültür zamanla kök salabilir. “Benim tanıdığım var” yerine “benim yeteneğim var” düşüncesi güçlendikçe, algı da değişir.

Sonuç olarak kayırmacılık algısı, sadece bireylerin değil, toplumun tamamının geleceğini etkileyen bir mesele. Çünkü adalet duygusu zedelendiğinde, sadece bugünkü işler değil, yarının umudu da zarar görür. İnsanların yeniden güven duyabildiği, emeğin karşılık bulduğuna inandığı bir düzen ise hem ekonomik hem de sosyal açıdan daha sağlam bir yapı oluşturur.

Belki de en önemli soru şudur: İnsanlar “çalışırsam olur” diyebiliyor mu, yoksa “tanıdığım yoksa zor” mu diyor? Bu sorunun cevabı, toplumun nereye gittiğini de aslında açıkça gösterir.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar