Ekonomide zaman zaman fiyat artışlarını anlamakta zorlandığımız dönemlerden geçiyoruz. Maliyetlerin yükselmesi, döviz kurundaki hareketlilik, enerji ve işçilik giderleri elbette fiyatlara yansıyabilir. Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Maliyet artışı ile fırsatçılık aynı şey değildir. Bir ürünün maliyeti yüzde 20 artarken fiyatının yüzde 60-70 artırılması, sadece ekonomik gerekçelerle açıklanabilecek bir durum değildir. İşte tam bu noktada “fahiş kazancın iadesi” konusu gündeme gelmektedir.
Benim açımdan mesele yalnızca bir işletmenin ne kadar kazandığı değildir. Asıl mesele, piyasada oluşan güvenin korunmasıdır. Çünkü ekonomi sadece para, fiyat ve maliyetlerden ibaret değildir. Ekonominin temelinde güven vardır. Tüketici, satın aldığı ürünün fiyatının makul olduğuna inanmalı; üretici de kurallara uyan bir işletmenin haksız rekabet karşısında korunacağını bilmelidir.
Fahiş kazanç tartışmalarında öncelikle objektif kriterlerin belirlenmesi gerekiyor. Her yüksek kâr fahiş kazanç değildir. Bir işletme yeni yatırım yapmış olabilir, teknolojisini yenilemiş olabilir, ciddi bir risk üstlenmiş olabilir veya ürünün tedarik maliyeti yüksek olabilir. Dolayısıyla sadece satış fiyatına bakarak “fahiş kazanç” değerlendirmesi yapmak doğru değildir.
Ancak maliyetlerle satış fiyatı arasında makul bir ekonomik açıklama bulunmuyorsa, tüketicinin zorunlu ihtiyaçlarından yararlanılarak fiyatlar olağanüstü biçimde yükseltiliyorsa ve piyasa koşulları kötüye kullanılıyorsa burada farklı bir durumdan söz etmek gerekir.
Özellikle gıda, barınma, ulaşım, enerji ve temel tüketim ürünlerinde bu konu çok daha hassastır. Çünkü vatandaş bazı ürünleri satın almaktan vazgeçebilir ama ekmek, süt, ilaç, kira veya enerji gibi ihtiyaçları tamamen ortadan kaldıramaz. Zorunlu ihtiyaçların olduğu alanlarda tüketicinin pazarlık gücü de oldukça sınırlıdır.
Bu nedenle fahiş kazancın tespit edilmesi kadar, elde edilen haksız kazancın nasıl değerlendirileceği de önem taşımaktadır.
Eğer bir işletmenin tüketiciden haksız biçimde fazla bedel aldığı tespit ediliyorsa, yalnızca para cezası uygulamak yeterli olmayabilir. Çünkü tüketici açısından bakıldığında sorun, fazla ödediği paranın ne olacağıdır. Vatandaşın cebinden çıkan haksız bedelin mümkün olduğu ölçüde vatandaşa geri dönmesi, ekonomik adalet açısından çok daha anlamlıdır.
Burada “iade” mekanizması güçlü bir caydırıcılık oluşturabilir. İşletme, haksız fiyat uyguladığında sadece belirli bir miktarda ceza ödemekle karşı karşıya kalmayacağını, elde ettiği haksız kazancı da geri vermek zorunda kalacağını bilirse davranış biçimi değişebilir.
Ancak bu sistemin uygulanmasında da dikkatli olunmalıdır. Çünkü yanlış veya ölçüsüz uygulamalar işletmeleri yatırım yapmaktan uzaklaştırabilir. Özellikle üretici ile fırsatçıyı birbirinden ayırmak gerekir. Üretim yapan, istihdam sağlayan, vergi ödeyen ve ekonomiye katkı sunan işletmenin kâr etmesi normaldir. Sorun kâr etmek değil, piyasanın dengesini bozacak şekilde haksız kazanç elde etmektir.
Ben burada güçlü bir denetim sisteminin gerekliliğini görüyorum. Denetim sadece market rafında yapılmamalı; ürünün tarladan fabrikaya, fabrikadan toptancıya, toptancıdan perakendeciye kadar bütün fiyat zinciri izlenebilmelidir. Çünkü tüketicinin karşısındaki son fiyat, zincirin yalnızca bir halkasıdır.
Dijital teknolojiler bu konuda önemli bir fırsat sunuyor. Alış ve satış fiyatlarının, stokların, maliyetlerin ve fiyat değişimlerinin elektronik ortamda takip edilmesiyle olağan dışı fiyat hareketleri daha hızlı tespit edilebilir. Yapay zekâ destekli sistemler de belirli ürünlerde normal fiyat hareketlerinden sapmaları ortaya çıkarabilir.
Fakat benim kanaatimce en önemli konu şeffaflıktır. Vatandaş, “Bu ürün neden bu kadar pahalı?” sorusunun cevabını görebilmelidir. Üretim maliyeti, lojistik gideri, vergi ve makul kâr marjı konusunda daha fazla şeffaflık sağlandığında spekülasyon alanı da daralacaktır.
Fahiş kazancın iadesi sadece geçmişte yapılan bir yanlışın düzeltilmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda gelecekte benzer uygulamaların önüne geçmek açısından da önemlidir. Çünkü piyasada oluşan beklenti davranışları belirler. Haksız kazancın korunabildiği düşüncesi yaygınlaşırsa fırsatçılık artar. Buna karşılık haksız kazancın tespit edildiği ve sahibine iade ettirildiği bir sistem, piyasaya güçlü bir mesaj verir.
Burada tüketicinin de bilinçli olması gerekiyor. Fiyatları karşılaştırmak, fatura ve fişleri saklamak, şüpheli uygulamaları bildirmek ve hak arama yollarını kullanmak piyasa disiplininin önemli parçalarıdır.
Sonuç olarak ekonomik büyümenin ve ticaretin karşısında değilim. Tam tersine, işletmelerin güçlü şekilde kâr etmesini, yatırım yapmasını ve büyümesini ekonominin geleceği açısından gerekli görüyorum. Ancak kazanç ile haksız kazanç arasındaki çizgiyi de net biçimde ortaya koymak zorundayız.
Benim düşünceme göre adil ekonomi, sadece fiyatların düşürülmesiyle kurulmaz. Adil ekonomi; tüketicinin korunması, üreticinin desteklenmesi, işletmenin makul kâr elde etmesi ve haksız kazancın sistem dışına çıkarılmasıyla mümkündür.
Fahiş kazancın iadesi bu açıdan yalnızca hukuki veya mali bir işlem değildir. Aynı zamanda piyasaya verilen bir güven mesajıdır: Kazanç serbesttir, ancak haksız kazanç sürdürülebilir değildir.
Ekonomide güveni yeniden güçlendirmek istiyorsak, fiyat artışlarının nedenlerini doğru analiz etmeli, gerçek maliyet ile fırsatçılığı birbirinden ayırmalı ve vatandaşın cebinden haksız yere çıkan paranın yine vatandaşa dönmesini sağlayacak etkili mekanizmalar oluşturmalıyız. Çünkü ekonominin en önemli sermayesi sadece para değil, adalete ve sisteme duyulan güvendir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar