Japonya, küresel kapitalizmin standart kalıpları içinde hep “farklı” bir ülke oldu. 1980’lerden beri şirket yapıları, yönetim kültürü ve toplumsal değerleri ile Batı merkezli hissedar odaklı kapitalizmden belirgin biçimde ayrışan bir model ortaya koydu: Paydaş kapitalizmi. Bugün Avrupa Birliği bu kavramı tüzüklere ve sürdürülebilir finans normlarına yerleştirirken, ABD şirketleri ESG kriterleriyle yeni bir dönüşüm ararken, Japonya aslında on yıllardır çok daha köklü bir modeli sessizce uyguluyor. Üstelik bu model artık yalnızca kültürel bir alışkanlık değil; Japonya’nın rekabetçi gücünü yeniden inşa etmesinde stratejik bir araç haline geliyor.
Bir kültürel refleks olarak paydaş kapitalizmi
Japon şirket yönetiminde uzun yıllardır bilinen bir gerçek vardır: Bir firma yalnızca hissedarların değil, çalışanların, tedarikçilerin, müşterilerin, hatta toplumun uzun vadeli çıkarlarını gözetmek zorundadır. Bu anlayışın kökeni hem Konfüçyüs etik anlayışına hem de savaş sonrası dönemde geliştirilen “toplumsal uyum” modeline dayanır. Japon şirketlerinde yönetici sadakati, çalışan bağlılığı ve uzun vadeli iş ilişkileri yalnızca ekonomik tercihler değil, toplumsal normların somut yansımalarıdır.
Bu nedenle Japonya’da şirketler için en temel başarı kriteri kısa vadeli kârlılık olmamıştır. Daha önemlisi “kurumsal süreklilik”, “toplumsal katkı” ve “ekonomik istikrardır. Örneğin Toyota’nın kalite odaklı üretim felsefesi, sadece verimlilik değil, çalışanların tam katılımını ve tedarik zinciriyle güçlü bir dayanışmayı esas alır. Japonya’da paydaş kapitalizmi, işte tam olarak böyle, kültürün içinden süzülen bir yönetim pratiğidir.
Keiretsu yapısı: Finansal bağların ötesinde bir birliktelik
Japonya’nın paydaş kapitalizmi modelinin en dikkat çekici kurumsal yapılarından biri “keiretsu” sistemidir. Bankalar, üreticiler ve tedarikçiler arasındaki karşılıklı pay sahipliği; şirketlerin istikrarlı finansmana erişmesini, rekabet yerine iş birliğini, kısa vadeli dalgalanmalara karşı dayanıklılığı mümkün kılar. Batı’da yatırımcı aktivizmi ve kısa vadeli fon hareketleri şirketleri sürekli baskı altına alırken, Japonya’da bu tür finansal oynaklık çok daha sınırlıdır.
Keiretsu sistemi eleştirilere de açık. Yenilikçilik üzerindeki bürokratik etkiler, verimlilik kayıpları veya aşırı korumacılık zaman zaman gündeme geldi. Fakat küresel kriz dönemlerinde Japon şirketlerinin ayakta kalma gücü, bu yapının paydaş kapitalizmi açısından önemli bir güvenlik yastığı oluşturduğunu gösterdi.
“Lifetime employment” kültürü: Bir sosyal sözleşme
Japonya’nın paydaş kapitalizmi uygulamalarının en görünür olanı, uzun yıllar boyunca “ömür boyu istihdam” olarak bilinen istihdam felsefesi oldu. Bu yaklaşım, çalışanları şirketin asli bir paydaşı olarak konumlandırdı. Japon firmaları, ekonomik durgunluk dönemlerinde bile işten çıkarma yoluna en son başvuran aktörlerdir; bu nedenle toplumsal istikrar ve orta sınıfın korunması büyük ölçüde şirketlerin bu tutumuna bağlanır.
Her ne kadar 1990 krizinden sonra lifetime employment uygulaması zayıflamış olsa da prensip hâlâ geçerliliğini koruyor: Şirket–çalışan ilişkisi karşılıklı sadakat ve uzun vadeli ortaklığa dayanır.
Tokyo Borsası’nın baskısı: Değişim çağında paydaş kapitalizmi
Son 3 yılda Japonya’da ilginç bir gelişme yaşanıyor: Tokyo Borsası, listelenmiş şirketlerden “sermaye verimliliğini artırmalarını” talep ederek yeni bir reform süreci başlattı. Bu gelişme bazı gözlemciler tarafından paydaş kapitalizminin aşınacağı endişesiyle yorumlandı. Ancak Japonya’nın cevabı ilginç oldu: Şirketler yatırımcı ilişkilerini güçlendirdi ama paydaş odaklı yapılarından vazgeçmediler. Kısacası Japonya, “hissedar taleplerini dikkate alırken toplumsal değerlerinden vazgeçmeyen” yeni bir denge arıyor.
Bu durum, Japonya’yı küresel kapitalizmin en hibrit modellerinden biri haline getiriyor. Bir yandan yatırımcı dostu reformlar uygulanıyor, diğer yandan şirketler hâlâ çalışan bağlılığını, kalite kültürünü ve tedarik zinciri dayanışmasını merkeze alıyor.
ESG’nin Japon yorumu: Kârlılık değil, istikrar odaklı
Batı ülkelerinde ESG uygulamaları çevresel risklerin yönetimi ve kurumsal itibarı koruma çerçevesinde popülerleşirken, Japonya’da ESG yaklaşımı şirketlerin zaten var olan paydaş kapitalizmi geleneğinin doğal bir uzantısı haline geldi. Japon şirketleri için sürdürülebilirlik modadan çok bir yönetim felsefesinin yeniden isimlendirilmiş versiyonu gibidir.
Örneğin Hitachi’nin yıllık raporlarında toplumsal uyum, çalışan memnuniyeti ve tedarik zincirinde paylaşılmış sorumluluk uzun yıllardır stratejik önceliklerdir. ESG standartları yalnızca bu yaklaşımın küresel dile tercümesi oldu.
Japonya neden paydaş kapitalizmine ihtiyaç duyuyor?
Japonya’nın demografik krizi, düşük büyüme hızı ve küresel rekabet baskısı, bugün paydaş kapitalizmini yeniden stratejik bir unsur haline getiriyor.
Birinci neden: Yaşlanan nüfus nedeniyle işgücü kaynağının daralması, şirketleri çalışan bağlılığını güçlendirmeye ve verimliliği artırmaya zorluyor.
İkinci neden: Jeopolitik gerilimlerle kırılganlaşan tedarik zincirleri, Japonya’nın uzun vadeli iş ortaklıkları modelini yeniden değerli kılıyor.
Üçüncü neden: Toplumsal refahın korunması, tüketici talebinin sürdürülebilirliği için kritik; şirketlerin sosyal paydaşlar olarak davranması makroekonomik denge için önemli.
Bu nedenle Japonya’da paydaş kapitalizmi sadece bir felsefe değil, ülkenin ekonomik sürdürülebilirliği için zorunlu bir politika alanına dönüşmüş durumda.
Modelin geleceği: Aynı anda hem geleneksel hem modern
Japonya’nın paydaş kapitalizmi modeli bugün iki farklı baskı altında: Küresel yatırımcıların verimlilik talepleri ve toplumsal normların korunması. Fakat Japonya’nın tarihi, bu iki alan arasında ince bir dengeyi kurabilecek bir kurumsal zekâya sahip olduğunu gösteriyor.
Önümüzdeki yıllarda Japonya’nın şirket yönetiminde şu eğilimler öne çıkacak gibi görünüyor:
Karşılıklı pay sahipliği azalacak ancak iş birliği kültürü devam edecek.
İstihdam esnekleşecek fakat çalışan bağlılığı hâlâ en değerli sermaye olacak.
Şirketler, yatırımcı ilişkilerini geliştirirken toplumsal sorumluluğu merkezde tutacak.
ESG ve iklim hedefleri kültürel bir zorunluluk gibi içselleştirilecek.
Japonya, paydaş kapitalizmi modelini küresel arenada bir “soft power” unsuruna dönüştürme potansiyeli taşıyor. Çin’in devlet kapitalizmi, ABD’nin hızlı ve agresif pazar kapitalizmi ile karşılaştırıldığında Japonya’nın paydaş odaklı yaklaşımı, “daha insani ve daha dayanıklı bir ekonomik düzen mümkün” mesajı veriyor.
Sonuç: Dünyanın aradığı denge Japonya’da olabilir
Küresel kapitalizm sert bir dönüşüm döneminden geçerken, Japonya’nın onlarca yıldır uyguladığı paydaş kapitalizmi modelinin önemi yeniden keşfediliyor. Bu model, şirketlerin toplumla ilişkisini yalnızca ekonomik faaliyetlere değil, ahlaki bir sorumluluk çerçevesine oturtuyor. Kısa vadeli kâr baskısının yerine uzun vadeli değer yaratmayı koyuyor. Tedarik zincirlerinde güveni, iş yerinde sadakati, toplumla uyumu temel alan bu yaklaşım, aslında geleceğin ekonomik düzeni için güçlü bir ilham kaynağı.
Japonya’nın sessiz fakat istikrarlı yaklaşımı, belki de 21. yüzyılın en büyük sorusuna verilen en yalın cevap:
Kapitalizm insanileşebilir mi?
Cevap için Japonya’ya bakmak yeterli.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar