Son yıllarda ekonomi gündeminin en çok tartışılan başlıklarından biri hiç kuşkusuz ücretler. Ancak tartışma çoğu zaman nominal artışlar üzerinden yürüyor; asgari ücrete yapılan zam oranları, maaşlara eklenen yüzdeler ya da toplu sözleşmelerle elde edilen kazanımlar manşetlere taşınıyor. Oysa çalışanların mutfağındaki yangını asıl belirleyen unsur, ücretlerin reel olarak ne ifade ettiği. Bugün Türkiye’de geniş bir kesim için sorun, ücretlerin düşmesi değil; yerinde sayması. Yani çalışanlar daha fazla kazanıyor gibi görünse de satın alma güçleri artmıyor.
Nominal Artış Var, Reel Kazanç Yok
Nominal ücret, çalışanın bordrosunda yazan rakamdır. Reel ücret ise o rakamla kaç ekmek, kaç kilo peynir, ne kadar kira ödenebildiğiyle ölçülür. Türkiye’de son yıllarda ücret artışları çoğu zaman yüksek oranlarla açıklansa da enflasyonun hızına yetişemediği için bu artışlar kâğıt üzerinde kalıyor. Ücretler yükseliyor, ancak fiyatlar daha hızlı yükseldiği için çalışanların alım gücü değişmiyor; hatta birçok durumda geriliyor.
Bu tablo, özellikle sabit gelirli kesimler açısından ciddi bir refah kaybı anlamına geliyor. Ücret artışı açıklandığı anda hissedilen kısa süreli rahatlama, birkaç ay içinde yerini yeniden geçim kaygısına bırakıyor. Çalışanlar daha çok çalışıyor, daha uzun saatler mesai yapıyor ama yaşam standartları yükselmiyor.
Enflasyonun Ücretler Üzerindeki Aşındırıcı Etkisi
Reel ücretlerin yerinde saymasının temel nedeni yüksek ve yapışkan enflasyon. Gıda, kira ve enerji gibi zorunlu harcama kalemlerinde yaşanan artışlar, ücretlilerin bütçesinde telafisi zor yaralar açıyor. Çünkü bu kalemlerde tüketimi kısmak çoğu zaman mümkün değil. Tatilden, kültürel harcamalardan ya da tasarruftan feragat edilebilir; ancak barınma ve beslenme ertelenemiyor.
Bu nedenle ortalama enflasyon ile hissedilen enflasyon arasındaki fark giderek açılıyor. Resmi verilerde yıllık enflasyon geriliyor gibi görünse bile, ücretlilerin günlük hayatta karşılaştığı fiyat artışları reel ücretleri aşındırmaya devam ediyor. Sonuçta maaşlar artıyor, fakat sofradaki porsiyon küçülüyor.
Verimlilik Artışı Ücrete Yansımıyor
Ekonomik teoriye göre, uzun vadede ücretlerin artışı verimlilik artışıyla paralel seyreder. Ancak Türkiye’de bu bağ uzun süredir zayıflamış durumda. Çalışan başına üretim artarken, bu artıştan alınan pay ücretlilere yeterince yansımıyor. Gelir dağılımında sermaye lehine oluşan dengesizlik, reel ücretlerin neden yerinde saydığını açıklayan önemli unsurlardan biri.
Özellikle hizmetler ve sanayi sektörlerinde çalışanlar, artan iş yüküne rağmen aynı refah seviyesinde kalıyor. Bu durum, çalışanlar açısından “daha çok üret, aynı hayatı yaşa” anlamına geliyor. Zamanla bu tablo, motivasyon kaybına, iş tatminsizliğine ve kayıt dışı ya da ek gelir arayışlarına yol açıyor.
Asgari Ücret Sarmalı
Asgari ücret, Türkiye’de yalnızca en düşük ücret olmaktan çıkmış durumda; genel ücret düzeyini belirleyen bir referans haline geldi. Orta gelirli çalışanların maaşları bile çoğu zaman asgari ücrete yakınsıyor. Bu durum, ücret skalasını daraltıyor ve nitelikli emeğin karşılığını almasını zorlaştırıyor.
Asgari ücrete yapılan artışlar kısa vadede rahatlama sağlasa da zincirleme fiyat artışlarını tetikleyerek yeniden enflasyonist baskı yaratabiliyor. Böylece asgari ücretli, birkaç ay içinde başladığı noktaya geri dönüyor. Reel ücretlerdeki bu kısır döngü, “zam yapıldı ama hayat değişmedi” duygusunu güçlendiriyor.
Çalışan Yoksulluğunun Derinleşmesi
Reel ücretlerin yerinde saymasının en çarpıcı sonucu, çalışan yoksulluğunun yaygınlaşması. Tam zamanlı bir işte çalışmasına rağmen geçinemeyen, borçlanarak ay sonunu getirmeye çalışan milyonlarca insan var. Kredi kartı borçları ve tüketici kredileri, ücretlerin satın alma gücündeki erimenin sessiz göstergesi haline gelmiş durumda.
Bu tablo sadece bireysel refahı değil, toplumsal yapıyı da etkiliyor. Gençler gelecek planı yapamıyor, aile kurma kararları erteleniyor, sosyal hareketlilik zayıflıyor. Reel ücretlerin artmadığı bir ekonomide orta sınıf daralıyor ve toplumsal kutuplaşma derinleşiyor.
Reel Ücret Artışı Neden Önemli?
Reel ücret artışı, yalnızca çalışanların yaşam standardını yükseltmekle kalmaz; aynı zamanda iç talebi canlandırarak ekonomik büyümeye de katkı sağlar. Ücretlilerin harcama gücü arttığında, üretim ve hizmetler sektörü de bundan olumlu etkilenir. Ancak ücret artışları enflasyonun gerisinde kaldığında, ekonomi düşük talep-yüksek fiyat sarmalına girer.
Kalıcı refah artışı için ücretlerin enflasyon karşısında korunması yetmez; verimlilik artışıyla birlikte gerçek anlamda yükselmesi gerekir. Aksi halde yapılan her zam, sadece kaybı telafi etmeye yarayan geçici bir pansuman olmaktan öteye gidemez.
Sonuç: Yerinde Saymak da Bir Kayıptır
Reel ücretlerin yerinde sayması, ilk bakışta dramatik bir düşüş gibi algılanmayabilir. Ancak uzun vadede bu durum, çalışanlar için ciddi bir refah erozyonu anlamına gelir. Aynı hayatı sürdürebilmek için daha fazla çalışmak, daha çok borçlanmak ve daha fazla fedakârlık yapmak zorunda kalmak, görünmeyen ama derin bir yoksullaşma yaratır.
Türkiye ekonomisinin önündeki temel sınavlardan biri, ücret artışlarını yalnızca rakamsal değil, gerçek anlamda iyileştirebilmek. Aksi halde çalışanlar için “zam” kelimesi, her geçen yıl biraz daha içi boşalan bir vaade dönüşmeye devam edecek.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar