Bir ülkenin en büyük gücü sadece parası, fabrikası ya da yolları değildir. Asıl güç, insanların yarına inanmasıdır. Çünkü umut varsa insan çalışır, üretir, sabreder, çocuk büyütür, yatırım yapar, hayal kurar. Ama umut zayıflamaya başladığında toplumun ruhunda sessiz bir yorgunluk oluşur. İşte bugün birçok insanın hissettiği duygu tam da budur: Yarına dair umudun zayıflığı…
Eskiden insanlar zor günlerde bile “Bugün kötü ama yarın daha iyi olacak” diyebiliyordu. Şimdi ise birçok kişi geleceği düşündüğünde kaygılanıyor. Gençler iş bulamamaktan korkuyor, çalışanlar maaşlarının ay sonuna yetmeyeceğini düşünüyor, emekliler temel ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını hesaplıyor. Ev sahibi olmak bir yana, artık birçok insan kira ödeyebilmenin bile başarı sayıldığı bir dönemde yaşıyor.
Sokakta konuşulanlara bakıldığında aynı cümle sık sık duyuluyor: “Eskiden umut vardı.” Çünkü umut yalnızca ekonomik mesele değildir. İnsan kendini güvende hissederse umutlu olur. Emeğinin karşılığını alacağına inanırsa umutlu olur. Çocuğunun kendisinden daha iyi yaşayacağını düşünürse umutlu olur. Ama bugün birçok aile tam tersini düşünüyor.
Özellikle gençler arasında gelecek kaygısı ciddi şekilde büyüyor. Üniversite okuyan gençler yıllarca emek veriyor ama mezun olunca karşılarında belirsizlik görüyor. Diplomalı işsiz sayısının artması, düşük ücretler ve hayat pahalılığı gençlerin moralini bozuyor. Bazı gençler artık hayal kurmayı bile gereksiz görüyor. Çünkü hayal ile gerçek arasındaki fark çok büyümüş durumda.
Bir zamanlar insanlar küçük birikimlerle ev alabiliyor, araba sahibi olabiliyor, düğün yapabiliyordu. Bugün ise orta gelirli bir vatandaş için bunların çoğu uzak hedeflere dönüştü. Sürekli artan fiyatlar, yüksek kiralar ve geçim sıkıntısı insanların psikolojisini de etkiliyor. İnsan sadece cebindeki parayı değil, içindeki umudu da kaybediyor.
Ekonomide yaşanan sorunların topluma etkisi yalnızca market fiyatlarıyla sınırlı değildir. Umutsuzluk yayıldığında insanlar geleceğe yatırım yapmamaya başlar. Harcamalarını erteler, risk almaktan kaçınır, üretmek yerine günü kurtarmaya çalışır. Bu durum ekonomiyi de yavaşlatır. Çünkü ekonominin temelinde güven vardır. Güven olmayınca piyasa da canlanmaz.
Toplumdaki umutsuzluk aile ilişkilerini bile etkiliyor. İnsanlar daha gergin, daha tahammülsüz hale geliyor. Küçük meseleler büyüyor, stres artıyor. Çünkü ekonomik baskı yalnızca cüzdanı değil ruh halini de etkiliyor. Geçim derdi büyüdükçe insanların sosyal hayatı küçülüyor. Tatil yapmak, dışarıda yemek yemek hatta bazen misafir ağırlamak bile lüks gibi görülmeye başlanıyor.
Bir başka önemli konu ise sürekli değişen gündemlerin insanları yormasıdır. Vatandaş artık önünü görmek istiyor. Fiyatların, kiraların, faturaların ne olacağını bilmek istiyor. Belirsizlik arttıkça umut azalıyor. Çünkü insan bilinmezlikten korkar. Yarın neyle karşılaşacağını bilmeyen toplumda huzursuzluk artar.
Ancak bütün bu tabloya rağmen umudu tamamen kaybetmek de doğru değildir. Tarih boyunca toplumlar zor dönemlerden geçti. Ekonomik krizler yaşandı, işsizlik arttı, hayat pahalandı. Ama birçok ülke doğru politikalar, adalet duygusu ve toplumsal dayanışma sayesinde yeniden ayağa kalkmayı başardı.
Umudu yeniden güçlendirmek için sadece ekonomik rakamların düzelmesi yetmez. İnsanların adalete, liyakate ve fırsat eşitliğine inanması gerekir. Gençlerin “Çalışırsam başarabilirim” diyebilmesi gerekir. Emeklinin “Bu ülkede yalnız değilim” hissini taşıması gerekir. Çiftçinin, işçinin, memurun geleceğe güvenle bakabilmesi gerekir.
Çünkü umut devletin açıkladığı bir veri değildir. Umut, vatandaşın kalbinde hissedilen bir duygudur. Marketten çıkarken hissedilir, çocuk okul isterken hissedilir, kira günü geldiğinde hissedilir. İnsanların yüzündeki ifadeden bile toplumun umutlu mu umutsuz mu olduğu anlaşılır.
Bugün toplumun en büyük ihtiyacı sadece para değildir; güven duygusudur. İnsanlar yeniden yarının bugünden daha iyi olabileceğine inanmak istiyor. Çünkü umut kaybolursa üretim de azalır, dayanışma da zayıflar, toplumun enerjisi de düşer.
Bir ülkeyi ayakta tutan şey yalnızca binalar değildir. İnsanların içindeki gelecek inancıdır. Eğer o inanç güçlenirse toplum yeniden hareketlenir, ekonomi yeniden canlanır, insanlar yeniden hayal kurmaya başlar. Çünkü insan umut ettiği sürece mücadele eder.
Belki bugün zor bir dönemden geçiliyor. Ama toplumun yeniden ayağa kalkabilmesi için önce insanların içindeki “yarın daha güzel olabilir” düşüncesinin güçlenmesi gerekiyor. Çünkü umut, bazen ekmek kadar önemli hale gelir. Ve bir toplum umut ettiğinde, en zor günleri bile aşabilecek gücü kendinde bulur.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar